18 Ocak 2018 Perşembe
468x90 reklamlar alanı kodu
TUSİAD Temsilcisi Dr.Bahadır Kaleağası konuşuyor
TUSİAD Temsilcisi Dr.Bahadır Kaleağası konuşuyor

Yaprak Özer: Dünyanın ezberi bozuldu, Avrupa´nın, Türkiye´nin de aynı şekilde. Katılacak mısınız bana?
Dr. Bahadır Kaleağası: Zaten ezberler bozulmak için var.

AB de neler oluyor? Önümüzdeki dönemde nasıl bir AB bekliyoruz?
Ezber bozuluyor, AB değişiyor. Zaten ezber hep bozulur. Sürekli dünyada değişim hep olan bir şey. Sadece son zamanlarda değişen teknolojiyle ve küreselleşmenin de artışıyla çok daha hızlı, çok daha somut hissediliyor, değişimimiz. Herkesin değişimi de öbürünü daha hızlı etkiler hale geldi. Bundan dolayı artık 21. yüzyılın bu ilk 10 yıllarında, ezber bozma olayının olağanlaştığı, süreklilik arz ettiği ve herkesin de kendisini sürekli yenilemek zorunda olduğu bir döneme girdi. AB de bunu idrak etme döneminde, çünkü bugünden geriye doğru baksak dünyadaki kredi ajanslarına, önemli danışmanlık şirketlerine desek ki ´´Şu AB´nin bir analizini yapın. Elli yıllın bilançosu nasıl?´´

Ne çıkardı?
Olumlu bir sonuç çıkardı. Başladığı noktaya bakın,1950´lerden bugün geldiği noktaya bakın. 55 yıl içinde gerçekten başarı var.
O zaman bugün başarı sarhoşluğu mu var?
Başarı var ama… Başarı o geniş tarihsel perspektif de var. O zamanlara baktığımız da, o başarının üzerine inşa etmesi gerektiği adımları inşa edemiyor. Para birimini kurdu, para biriminin üzerine güçlü bir merkez bankası kurmayı planlamıştı. O da oldu. Ama diğer taraftan bir sonraki aşama; “ekonomik hükümet” kurma aşamasını daha tamamlamamışken, dünyadaki bu ekonomik kriz, o herkesin kendisini karşılıklı etkileşim içinde sürekli olumlu veya olumsuz etkilediği bu ortamda AB´yi buluverdi ve hazırlıksız yakalandı.

Yani birlik kısmı tamamlanamadı değil mi?
Evet, siyasi birliğe doğru yaklaştıkça zorlanıyor.

Çünkü her kafadan bir ses çıkıyor. Bu ezber dünyasında AB´nin bunu öncesinden görmüş olması gerekirdi. Liderler de mi, kadrolarda mı bir problem var? Sizin analiziniz ne olabilir bu konuda?
Hepsinde var. Tabi bugün, AB´nin en klasik tanımlarından biri eskisi gibi liderleri olmayan bir toplum… Bir zamanlar büyük liderler vardı. Jack Delors, Helmut Kohl, Margaret Thatcher gibi… Şimdiki o eski liderlerle aynı kalibrede lider olarak tanımlanmıyorlar. Bu birinci sorun, diğer bir sorun, o dönemlerin başarısı için gereken şeyler zaten yapılıyordu. Bu dönemlerde, o başarının üzerine inşa edilmesi gereken diğer adımlar var. Mesela ortak vergi politikaları gibi… Makro ekonomik politikaların artık eş güdümün ötesine geçerek tekirleşmesi gibi, mümkün olur. Bunlar çok daha zor konular. Niye daha zor konular? Çünkü yirmi yedi tane hissedar düşünün. Bir masada oturmuş, zaten yirmi yedi; bir kurum için, bir icra kuru için çok kalabalık. AB liderlerinin zirvesi yirmi yedi tane. Büyüklü, küçüklü ama yirmi yedi tane… Bunların kimisini yeni seçim kazanmış, kimisi koalisyon, kimisi tek başına ama seçime gidiyor. Kimisi hükümet krizi yaşanıyor, kimisinin parti içi sorunları var.

Hepsinin ajandası farklı.
Hepsinin gündemi farklı, şimdi AB zaten Euro bölgesini ayrıca yöneten Lüksemburg Başbakanı Jean-Claude Juncker´ın çok güzel bir lafı var. ´´Tabi ki hepimiz ne yapılması gerektiğini biliyoruz, kriz karşısında, ama yaparsak seçim kaybederiz.´´

Bu çok kritik bir süreç. Demokrasi dediğimiz şey aslında, değişik grupların kendilerini duyurması. Ama seçim korkusu bu başka bir şey değil mi? Ve bütün dünyayı etkisi altına  alıyor…
Yeni bir sınav. AB demokrasisi için de, Batı demokrasisi için de yeni bir sınav…

Bu sınavı, geçebilecek mi?
Geçer. Geçmez ise insanlık için iyi olmaz.

Avrupa´nın güneyi, ekonomik açıdan  kan ağlıyor. Siz bu ekonomik krizin Türkiye´yi ne şekilde etkileyeceği konusunda eminim kendi analizlerinizi yaptınız. Ne kadar etkileneceğiz?
Olumsuz etkiliyor zaten çünkü Avrupa, Türkiye´nin en büyük ihracat, ithalat ortağı her şeyden önce. Ayrıca turizm açısından baktığımızda, yabancı sermaye açısından baktığımızda, teknoloji transferi ilişkileri açısından baktığımızda, AB hem Türkiye´nin en önemli ortağı, hem alternatifi tam olarak oluşmuş değil. Türkiye istese de dünyanın diğer bölgelerine baktığımızda, Orta Doğu´ya, Orta Asya´ya, Çin´e, Hindistan´a onlarla olan ilişkilerimiz ile AB ile olan ilişkilerimiz tamamlayıcılık içindeler. Alternatiflik yok. Onların da zaten en önemli ortakları çoğu zaman AB,  Amerika Birleşik Devletleri ya da ikisi birden… Diğer taraftan AB ve ABD de birbirlerinin en büyük ekonomi ortağı olarak küresel düzenin temel direğini oluşturmaktadır. Bu ABD- ile AB arasındaki Transatlantik ilişkiler dünya ekonomisinin neredeyse yarıya yakınını teşkil ediyor. Tabii önemli eğilimler var: Çin muazzam yükseliyor, Hindistan yükseliyor. Bunlar devam edecek. Bunları göz ardı etmeyelim. Amerika´nın ve de Avrupa´nın içinde bulunduğu sorunlar Türkiye´yi etkiliyor. Her şeyden önce ihracatımızı etkiliyor, bu ülkelerdeki olumsuz hava. Uzun vadeli yatırımları etkilediği için o ülkeler deki sadece yıllık düzeyde ya da son altı aylık performanslara da bakmayalım. Orta vade de başka sorunlar getiriyor. AB için kötü olan bizim için de kötü oluyor. Ama buna rağmen Türk ekonomisi kendini iyi yönetti. Bir kriz ortamına daha girmedi. İyi bir sınavdan geçiyor gibiyiz.

Anlıyorum ki, Türkiye masaya yumruğunu vurup ´´Ben sizden vazgeçtim´´diyecek durumda  değil. Zaten bir başka birlik, zaten bizi tatmin edecek başka oluşumlar da yok…
Almanya´nın kredi notu bugün AAA, bakın Amerika´nın ki düştü AA´ya. AAA olan, İngiltere, Almanya, Fransa, Hollanda. Zaten Avrupa ekonomisinin yarısından fazlasını bir çırpıda saydım. Avrupa ekonomisinin temel direği olan şu dört ülkenin kredi notu AAA. Türkiye´ye göre ekonomik büyüklükleri her birinin muazzam, kişi başına düşen ekonomik gelir muazzam. Onlar bile masaya tek başına yumruğunu vuramazlar. Karşılıklı etkileşim, karşılıklı bağımlılık dünyasındayız.

Son çeyrekte Avrupa-Türkiye açısından olumlu gelişmekler sizce görebileceğimiz bir ortam yakalayabilecek miyiz? Rüzgârda yelkenleri nasıl açacağız?
Yakalayabiliriz… Türkiye bir kere bu son dönemlerde Avrupa´da belli bir ekonomik ve siyasal istikrar sinyali verebilen bir ülke haline geldi. Diğer ülkelerin krizi, Türkiye´de olmayan krizi daha da belirginleştirdiği için o bakımdan da bir saygınlık kazandık. Türkiye eskisine göre çok daha odak noktası haline geldi. Uluslararası ilişkilerdeki gelişmeler zaten Türkiye´yi buraya getirdi. Türkiye´de bu değişime uyum sağlama çabalarında. Bir takım hatalara, eksiklere rağmen belli bir derecede başarılı oldu. Şimdi, bunları artı değere dönüştürmek gerekiyor.

Nasıl yapacağız bunu?
Bunun için de çok daha fazla vizyon sahibi olmak, çok yönlü yaklaşımlar gerekecektir. Türkiye tek yönlü, tek taraflı yaklaşımlarla…

Daha fazla ilerleyemez.
Evet ilerleyemez. Oluşan gücünü gösterdi şu ana kadar tek taraflı kullandı. Gerekiyordu belki de bu taktik olarak. Bundan sonra çok taraflı yaklaşımlara daha fazla ağırlık vermesi gerekiyor.

Neyi kastediyorsunuz tam olarak?
Burada her şeyden önce, hem uluslararası siyasi krizlere karşı, hem G 20 mekanizmaları içinde, hem de artık bir müstakbel AB üyesi olarak, AB kendi stratejisini uygulamaya koydu. AB2020 Stratejisi. Gündemini yeniliyor: Dijital gündem, çevre politikaları, mali sistemler, tek pazarla ilgili konular, girişimcilik, özgürlük ortamı… Tüm bu konularda Türkiye artık, “ben dışarıda ki bir ülkeyim, işte şu başlık açıldı, Kıbrıs´ta veto var, Sarkozy bunları dedi…” Bunları bırakıp, Avrupa´nın geleceğinin hissedarı olarak ortaya çıkmalı…

Ne kadar yaklaştık Avrupa´nın geleceğinin hissedarı olma yoluna? Yolu ne kadar kat ettik? Ne kadarı daha var önümüzde?
Türkiye büyük bir ülke. Dolayısıyla büyük ülkeler AB´ye kol kanat gererek, ´´Hadi gel” hiç böyle olmamıştır. İngiltere bile kavga dövüş girmiştir. Bize göre belki çok daha sert kavga dövüşler ile girmiştir. Ve girdiği andan itibaren AB´nin mayası değişmiştir. Bizde de böyle olacak yani kolay olmayacak. Yani bir Bulgaristan veya başka bir küçük bir ülke değiliz ki hadi gel desin. … Diğer taraftan, AB´ye mevzuat uyumunda, en son açıklayan bakanlar da oldu. %50´yi geçtik, %60´a varan bir mevzuat uyumundayız artık. Türkiye´de toplumun işleyişi, özel sektörün işleyişi esas olarak AB kurallarında. Bu böyle olduğu için de seyahatlerde görüştüğümüz çokta üst düzey insanlar da her ülkede bunu vurguluyor. Hindistan´dan tutun, Çin´e Kazakistan´a Japonya´ya kadar tüm bu ülkelerin Türkiye´ye verdiği önem arttı bu AB sürecimiz sayesinde. AB ile uyumu artmış, saydamlığı olan, hukuk devleti olarakgüçlenmekte olan bir ülke olarak görüyorlar. Bu bakımdan çok olumlu… Bunun ötesinde artık bizi etkileyen kararların önemli bir kısmı Brüksel´de alınıyor ve bizi etkiliyor. Dolayısıyla üye olmakta geciktiğimiz her saniye bir ulusal egemenlik kaybıyla karşı, karşıyayız. Çünkü bizlerin vatandaş olarak seçtiği siyasetçiler ve bize hizmet vermek için mükellef olan bürokrasi ve siyaset odak noktası. Ankara´da bizim oylarımızla seçiliyor, bize karşı hesap vermek durumundalar ama onların çoğu zaman uygulamak zorunda kaldıkları politikalar Ankara dışında Brüksel´de alınıyor. Dolayısıyla daha fazla orada olmalıyız ve daha fazla aday ülke psikolojisini aşabilmeliyiz Avrupalı politikaların aktörü olmalıyız. Bunu sağlayacak gücü toparladık artık.

Önemli ezberlerden bir tanesi bu aslında. Sözünü ettiğiniz şey aslında bizim kafamızı tamamıyla daha farklı bir eksende ya da yörüngede döndürmemiz anlamına geliyor.
Kesinlikle… Son elli yılın kurgusunu artık değiştirelim.

Güney Kıbrıs bizim önümüzde ne kadar engel. Biz burada masaya yumruğumuzu vurduk. Çok korktu mu karşı taraf? Nedir durum nasıl görünüyor birde sizin oradan bakınca?
Tabi burada önce kişisel fikrimi söyleyerek. Tarihsel perspektifde de bakıldığında bu işin daha en başından öyle veya böyle adanın bir kısmının Yunanistan, bir kısmının Türkiye´ye ait bir şekilde düzenlenmesi taraftarıyım. Yani böyle olması daha iyi olurdu. Kıbrıs gibi bağımsız bir devlete dünya sahnesinde rol vermeye gerek yoktu. Tarihte de bağımsız Kıbrıa daha önce hiç olmamış. Adanın mutlaka kendine has bir kültürü var. Ama bir taksim söz konusu olabilirdi biraz zorlayarak da olsa. Şimdi gelinen noktada Kıbrıs artık AB üyesi ve Avrupa Birliği´ne o kadar çok sorunu var ki, bunlar olmasa belki Kıbrıs´la ilgili özel bir zirve yapılsa zaten şu an tüm oylamalardan ve tüm yaklaşımlardan biliyoruz ki Avrupa Birliği´nde neredeyse yirmiden fazla ülke Türkiye´ye hak veriyor. Ama bir veto yetiyor sistemi tıkamak için. O tip durumlarda vetoyu aşmak için başka sorunların biraz daha az olduğu ortamlar gerek. Şimdi öyle bir ortam yok.

Ama sorunlar hiç bitmeyecek.
Evet ama Türkiye burada proaktif olabilir.

Ne yapacak?
Bir kere her şeyden önce deniz ve havalimanları konusunda ki kendi, kendimize çizdiğimiz ve ortasına hapsettiğimiz kendimizi, şu 360 derece kırmızı çizgiden çıkmamız gerekiyor.

Çıkartmamız gerekiyor. Böyle bir manevra yapabilir miyiz?
Yapabiliriz, ama AB usulü yapmak gerekiyor.

Nasıl yani, bu AB usulü nedir?
Koşul koyacağız, “Şu tarihe kadar açıyoruz. Ama koşullarımız şunlar, şunlardır. Bunlar gerçekleşmezse, ona göre kararımızı tekrardan gözden geçireceğiz” diyeceğiz. Bir de bunu iyi bir uluslararası iletişim stratejisine oturtmamız gerekiyor. Haklı olduğumuz bir konu ve haklı olduğumuz konularda şimdiye kadar çok zayıftık. Türkiye´nin uluslararası politikadaki iletişim yönü şimdiye kadar zayıf kaldı. İletişim derken, bakanların, diplomatların kendi şahsi iletişimleri değil. Türkiye olarak bu konuda iyiyiz.

Kamuoylarına yönelik iletişimden mi bahsediyorsunuz?
Evet, “public diplomacy” alanında… Dış işleri bakanlığı son zamanlarda bir takım hamleler yaptı. Çok iyi çalışan bir ekip var. Ama genel olarak bu tüm devletin özümsemesi gereken bir yaklaşım. Gençlerle olacak bir konu bu. Bu konu tam dijital çağın gereği olan bir konu.

Kamuoyun kafası karışık mı? Bizde biraz karışık, karşı tarafta karışık mı? Bizi istiyorlar mı istemiyorlar mı? Biz hep böyle bakıyoruz ya… Bir araştırma yayınlandı artık Türklerin çok da umurunda değil, Avrupa Birliği´ne girmek. Karşı tarafta da böyle duygular var mı?
Bizim çok fazla umurumuzda değilmiş gibi davranmak iyi bir şey. Çok fazla istiyor olmamız, müzakere açısından iyi bir şey değil. Net olmalıyız. İstiyoruz tabi çünkü dünyanın gittiği noktada, Avrupa´nın geliştirmiş olduğu demokratik alan reform ortamı, karar alma alanlarıortak. Çevre kirliliği, ulaştırma alt yapıları, tüketici sağlığı, kuş gribiyle mücadele konuları ortak zaten. Dolayısıyla bunların içinde olmayı istiyoruz ama bizim de AB´ye koşullarımız olamalı. Avrupa Birliği´nin kendisini biraz toparlamasını, küresel ekonomik rekabet gücünün yükselmesini ve de demokratik saygınlığına dikkat etmesini istiyoruz. Aşırı uçlardaki siyasal hareketler merkeze doğru kayar gibi olmasın.Ayrıca kurumları daha etkin işlesin.  Avrupa Birliği tarafına da baktığımız zaman zaten Türkiye´ye karşı bir kamuoyu olup da, siyaseti etkileyen birkaç ülke var. Almanya´da bile biraz azaldı. Asıl olarak Fransa´da var. O da Cumhurbaşkanı Sarkozy´nin daha çok kişisel politikası gibi. Cumhurbaşkanlığı seçimlerinden sonra değişebilecek bir politika. Türkiye güçlü olup üzerine düşeni yaparsa, tüm uluslararası ilişkilerde çok daha tutarlı bir kalkınma projesine giderse; çağdaş, demokrat, özgürlükleriyle, dinsel, etnik, cinsel, kültürel, herhangi bir alanlarda tabuları olmayan, kültürel olarak özgür bir ortam olan yaratıcılığı, girişimciliği tetikleyen bir eğitim sistemi, iş yaşamı, devlet yaşamı, siyaset yaşamı ile böyle bir ülke olursa, zaten onun arkası çok rahat gelecektir.

Ne kaldı zaten? Çok büyük şeyler bunlar… Bunları konuşurken söyleyince aslında çok kolaymış gibi geliyor ama…
Hiçbirinde sıfır noktasında değiliz, hepsini ileriye götürebiliriz.

Peki, son bir soru, sizin görevinizde ezber değişiyor mu? Yani, bundan sonra ne yapıyorsunuz, ne yapacaksınız?
Avrupa Birliği´nin “Life Long Learning” politikası var. Başka ülkeler bunu benimsediler, Çin ve Hindistan bile! Ömür boyu öğrenme… Bu “ömür boyu öğrenme” hepimiz için gerekli. Öğrenciliğe devam. İşimiz bu. Öğrenmeye ve uygulamaya devam.

Bu haber 12 defa okundu