18 Ocak 2018 Perşembe
468x90 reklamlar alanı kodu
İKV AB Temsilcisi Haluk Nuray, Ekonomik gerçekleri dikkat çekti
İKV AB Temsilcisi Haluk Nuray, Ekonomik gerçekleri dikkat çekti

KISA adı,’TÖSED-BUSİNESSTÜRK’ olan Belçika Türk Özel Sektör Derneği tarafından, BECİ’de(Belçika İşadamları Derneği) düzenlenen konferansın konuşmacısı Brüksel’de İKV temsilcisi olarak görev yapan AB uzmanı Haluk Nuray idi.
TÖSED-BUSİNESSTÜRK Başkanı Yaşar Tümbaş’ın tanıtımından sonra söz alan Haluk Nuray, dünya ticaretinin de ipuçlarını verdi.
Özellikle AB(Avrupa Birliği ) ile ABD(Amerika Birleşik Devletleri) arasında yapılacak olan ‘Transatlantik
,Ticaret ve Yatırım Ortaklığı Anlaşması’ bağlamında, Türkiye’nin yerini irdeleyen İKV Brüksel Temsilcisi Haluk Nuray ilginç  değerlendirmelerde bulundu.
Özellikle, AB ile ‘Gümrük Birliği’ anlaşması imzalamış olan Türkiye’nin,yapılacak çok önemli bir anlaşma öncesi,bu anlaşmayı AB ile karşılıklı görüşmeler sonucu ‘Revize’ etmesinin önemine dikkat çeken Nuray,’ Türkiye eğer bu çok önemli anlaşmanın dışında kalırsa,bundan Türkiye büyük zarar görür.Ancak tüm çalışmalar ve görüşmeler,Türkiye’nin de bu anlaşmanın dışında tutulmaması için çalışmalar sürdürülüyor.Bütün sıkıntı AB’ye üye olmamış bir Türkiye’nin pozisyonudur. Türkiye AB’ye üye olmazsa bile bu anlaşma dışında tutulmamalıdır’diyerek, Dünya ticaret dengesinin Batı’dan Doğuya kaydığını ve Türkiye’nin bu yeni gelişmelere paralel olarak Ekonomik ve ticari hesaplar,planlar yapmak zorundadır’diyerek,konferansa katılanların sorularını yanıtladı.
Alihan İrhan, Aleyna Kellevezir bildiriyor.

HALUK NURAY’IN SUNUMU

TÖSED – FİKİR KLÜBÜ

Bugün üzerinde konuşacağımız şey TTIP kısaltmasıyla bilinen, ABD ve AB arasında gerçekleştirilmeye çalışılan bir uluslararası ticaret anlaşması. Gerçi henüz imzalanmış değil, müzakere ediliyor ama bir ticaret anlaşmasına göre kamuoyunun dikkatini biraz fazla çekiyor. Üzerinde, leyhte ve aleyhte daha önce görmediğim ölçüde konuşuluyor.

Ticaret anlaşmaları yabancısı olduğumuz bir kavram değil:

Kısaca, iki ya da daha fazla ülke bir araya gelip, birbirlerine avantaj sağlayacak, aralarındaki ticareti serbestleştirip kolaylaştıracak düzenlemeler yapıyorlar. Bir çok çeşidi var ama en yaygını SERBEST TİCARET ANLAŞMALARI (STA). Anlaşmaların %90’ı STA şeklinde.

Dünya Ticaret Örgütü’nün kayıtlarına göre 1945-2014 yılları arasında toplam 583 ticari anlaşma DTÖ’ye kaydettirilmiş. Halen yürürlükte olan anlaşma sayısı ise 377 olarak belirtiyor. DESTA diye bir araştırma kuruluşu ile 587’si kayıtlı, 732 tercihli ticaret anlaşması tespit etmiş.

Her birini de kısaltması var ki akılda tutmak mümkün değil. Ticaret anlaşmaları dünyasında kısaltmalar çok moda: TTIP, TPP, APEC, RCEP, ASEAN, EFTA, AFTA; NAFTA, APTA, ANZCERTA; CAFTA….

AB zaten aklınıza gelebilecek her ülkeyle ticaret anlaşması yapmış, yapmış, kalanlarla da yapmaya çalışıyor. Asya ülkeleri de ondan geri kalmıyor. Sanıyorum Türkiye’nin de 20 kadar STA’sı var.

Türkiye bu güne kadar 31 adet STA imzalamış, MDAÜ’lerle imzalanan 11 anlaşma sonradan onlar AB üyesi olunca ortadan kalkmış. 17 STA yürürlükte, 3’ü işlemlerin tamamlanmasını bekliyor. İki tane de imzaya hazır STA var. Ekonomi Bakanlığımızın değerlendirmelerine göre biz STA’lardan memnunuz. İşe yaramış, imzalandığı ülkelerle ticareti artırmışlar.

Rakamlarla, grafiklerle daha fazla kafanızı şişirmeyeyim.  Burada kısaca şunu söylemek istiyorum; ULUSLARARASI TİCARET ANLAŞMASI BİZLERİN HİÇ BİLMEDİĞİ  BİR KONU DEĞİL. DÜNYA DA BU KAVRAMA ÇOK YABANCI DEĞİL. TÜRKİYE DE DEĞİL.

Peki, TTIP neden bu kalabalığın içinden sıyrılıp bu kadar öne çıkıyor. Neden bu kadar fazla tarışılıyor? ÜÇ sebebi var.

Birincisi BÜYÜKLÜĞÜ; dünyanın en büyük iki ticaret, yatırım ve üretim bloku arasında cereyan ediyor. Rakamlar çok büyük. Sadece AB ile ABD arasındaki anlaşmanın etkileyeceği değerlere bir göz atmak dahi hedefin büyüklüğünü göstermeye yetecektir.  817 milyon nüfusuyla (dünya nüfusunun %11,7’si) bu ikili global üretimin %45’ini yaratmakta; dünya mal ticaretinin üçte birine, hizmet ticaretinin beşte ikisine ve toplam yatırımların beşte üçüne imza atmaktadır. Japonya ve Kore de dahil edildiğinde dünyadaki yeniliklerin ve icatların büyük bölümü de bu gruptan çıkmaktadır.

İkincisi İÇERİĞİ: Klasik ticaret anlaşmaları gümrük vergileri ve tarife dışı engeller dediğimiz hususlarda yoğunlaşırlar. Daha çok sanayi ürünlerini ve nadiren de tarım ürünlerini kapsarlar. Oysa TTIP, hizmetler, tarımın tamamı, kamu alımları, teknik mevzuatın uyumlaştırılması, iş dünyasını ilgilendiren kısmı başta olmak üzere hukuki yapıların benzeştirilmesi, yeni yatırımcıyı koruma mekanizmaları, 21nci yüzyılın konuları gibi iş hayatının hemen tüm alanları TTIP’te müzakere ediliyor.

Üçüncüsü ve bence en önemlisi de AMACI: Ya da tarafların NİYETİ Ne bu NİYET?: DÜNYA TİCARETİNE YENİ BİR DÜZEN VERMEK, YENİ KURALLAR GETİRMEK.Bu anlaşma ile başlayacak olan  bir süreçte, “Batı” dediğimiz ülkeler 21nci yüzyılın ekonomi ve ticaret düzenini yeniden oluşturmaya çalışacaklar.

İŞTE BU NEDENLERLE, BİZ TEKNİSYENLER İLK ÖRNEĞİ TTIP OLAN BU ANLAŞMALARA “YENİ NESİL, İDDİALI, KAPSAMLI VE DERİN STA’LAR” DİYORUZ.  DİLİMİZİ DAHA KIVRAK OLARAK KULLANMAK İSTEYENLER İSE “STA’LARIN ANASI”DİYORLAR.

BANA SORARSANIZ SADECE ADI STA’YA BENZİYOR. “…STA” DİYORUZ…AMA KENDİSİ BAŞKA BİR ŞEY. Yapılmakta olan şey basit bir ticaret anlaşmasının çok ötesinde; uluslararası ticaret adına bildiklerimizi silbaştan yapmamızı gerektirecek önemde.

TTIP’i anlatanlar daha ziyade bunları anlatıyorlar. Ben farklı bir şey deneyeceğim. Biraz geriye bakıp, bu ülkeleri TTIP’i imzalamaya, bizi de TTIP’e katılmak için uğraşmaya iten nedenleri ya da ortamı anlamaya çalıştım.

Tabii ki, “Batı” durup duruken bu işe kalkışmadı. DEĞİŞİM dediğimiz, kaçınılmaz, önünde durulmaz hayat gerçeği onları bu noktaya getirdi.  

DEĞİŞİM

Hepimiz farkındayız; bildiğimiz herşey değişiyor. Hem de her an ve  hayatın her alanında. Bunun örneklerini hepimiz, her gün yaşıyoruz. Gerçi insanoğlu “değişim” dediğimiz olgunun yabancısı değil, onunla birlikte gelişip bu günlere geldik.  Ne demiş Efes’li filozof Heraklaitos, MÖ 500 civarında.

DEĞİŞMEYEN TEK ŞEY DEĞİŞİMİN KENDİSİDİR.

Yani, insan türü olarak değişime alışığız. Hatta, dünya tarihi aslında değişimin hikâyesidir dahi diyebiliriz. İçinde yaşadığımız dönemin farkı, değişimin daha öncekilere nazaran çok daha hızlı gerçekleşmesinden kaynaklanıyor. Bu defa, tüm değişimin çevriminin tamamlanıp yeni denge noktasına ulaşmanın bir insan ömründen daha kısa sürede olup bitmesi söz konusu. Üstelik daha bir çevrim bitmeden diğer başlıyor, değişim dalga dalga geliyor. Yani, bir bireyin, yaşam süresi içinde değişimi baştan sona gözlemesi -daha doğrusu yaşaması- mümkün; bu da evrensel değişimi, daha önceki devirlerde insanoğlunun “nesiller” olarak yaşadığı değişimi “bireysel” düzeyde anlamlı kılıyor. Dolayısıyla, bizim neslimiz değişime, hem bireysel hem de toplumsal düzeyde, üstelik tam olarak sindirip özümsemeden tepki vermek durumunda.

Sadece bireyler değil ülkeler de aynı durumda. Şu an, tüm ülkeler ekonomilerini, siyasetlerini, diplomasilerini, eğitim sistemlerini hatta toplumsal yapılarını ve yönetim biçimlerini yeniden gözden geçirmek ve değiştirmek ihtiyacını kuvvetle hissediyor.

Biz de aynı durumdayız. Türkiye, batıdan doğuya doğru gerçekleşen bu güç kaymasının hem coğrafi hem de kültürel olarak tam sınırında yer alması sebebiyle bu ihtiyacı daha da güçlü şekilde hissetmektedir

Dediğim gibi, değişim talebi her köşeden yükseliyor, değişime her an yeni bir boyut ekleniyor. Ama tabii bu akşam, burada HER köşeye, HER boyuta bakmamız mümkün değil. Kendimizi sınırlamamız gerek. Ben de 3 alana bakıp, oralardaki değişimin nasıl AB ve ABD’yi TTIP noktasına getirdiğini anlatacağım şimdi. Arada da, Türkiye’nin bu alanlardaki durumunu sergilemeye çalışacağım.

TEKNOLOJİ, GLOBAL TİCARET VE ÜRETİM.

1 – TEKNOLOJİHaluk Nuray Grafik

Türkiye bu tablonun neresinde?

  • – DÜNYA TİCARET SAHNESİ NASIL DEĞİŞTİ?
  1. ASYA’NIN YÜKSELİŞİ

Ticaret alanındaki değişimi tetikleyen en önemli unsur Çin ekonomisinin dünya ekonomisine entegre olması ve yükselmesi ile başladı.

Tablo – Katma değer cinsinden sanayi üretimi payları (%)

 

Sıra 1980 1990 2000 2010
1 ABD ABD ABD ABD
2 Almanya Japonya Japonya Çin
3 Japonya Almanya Almanya Japonya
4 İngiltere İtalya Çin Almanya
5 Fransa İngiltere İngiltere İtalya
6 İtalya Fransa İtalya Brezilya
7 Çin Çin Fransa G. Kore
8 Brezilya Brezilya G. Kore Fransa
9 İspanya İspanya Kanada İngiltere
10 Kanada Kanada Meksika Hindistan
11 Meksika G. Kore (**) İspanya Rusya
12 Avustralya Meksika Brezilya Meksika
13 Hollanda Türkiye Tayvan Endonezya
14 Arjantin Hindistan Hindistan İspanya
15 Hindistan Tayvan Türkiye Kanada

Haluk Nuray Grafik 4

1980’lerde, dünya üretimine yaptığı katma değer katkısı açısından yedinci sırada bulunan Çin, 2010’lu yıllarda ikinci sıraya çıktı. Gelecek on yılda ilk sıraya yükseleceğine kesin gözle bakılıyor. Bu dönemde Çin’de, her yıl 30 milyon kişi köylerden şehirlere göçtü ve sanayi işçisi haline geldi. Çin her yıl bir İspanya’yı ekonomik gücüne ilave ediyor. G. Kore’ye de dikkat derim. Çok uzatmayacağım. Benim, kağıt üzerinden izlediğim bu gelişmeyi sizlerin bir kısmı ZATEN piyasalarda bizzat yaşadınız. Nasıl oldu bu iş?

İş dünyası, üretimini ucuz işçiliğin olduğu bölgeye kaydırdı. Dünyanın üretiminin ağırlık merkezi görülmemiş bir hızla doğuya kaydı. 1950’lerde İzlanda’nın hemen batısında bir yerlerde idi. Bugün Sibirya’da, Novosibirsk yakınlarında.

(Harita)Haluk Nuray Grafik 2

Ekonomik alanda mal üretim merkezi artık kesinlikle “Doğu”dadır. Malların ve dolayısıyla paranın akış yönleri tamamen değişmiştir.

Bu gelişme de son derece doğaldır. ÇÜNKÜ İŞ DÜNYASI SU GİBİDİR. İşini en uygun en kolay yapacağı yere doğru akar. Zaten öyle yapmazsa da kaybeder. BU GERÇEĞİ NOT EDELİM. SONRA ÇOK İŞİMİZE YARAYACAK. [Bir yerde fırsat ortaya çıktımı, bekleyeyim benim ülkemde de mevzuat ve şartlar değişsin diye beklemez, bekleyemez. Gider o fırsatı kullanır.] Bu defa da öyle de olmuştur, üretim doğuya kaydırılmıştır ama bu arada beklemedikleri bir şey ortaya çıkmıştır. Çin öğrenmiştir, öğrenmeye devam etmektedir, değişmektedir, hem de hızla. [Türk işçilerinin Almanya’ya geliş örneği. Ne demişlerdi: “Biz onları işçi diye almıştık, sonra bir de gördük ki meğer gelenler insanmışlar. Çin’i de hep ucuz işçi kaynağı olarak kalacak sananlar yanıldıklarını çabuk anladılar. Bir de baktılar ki “rakip”miş.]

Gerçi henüz parayı kontrol eden merkezlerle, yeni fikir ve teknoloji üreten yaratıcılık merkezleri yerlerinde duruyor ama onların da mal üretimindeki kaymayı –biraz gecikerek de olsa- takip etmesi kaçınılmazdır (Asya borsalarının son yıllardaki yükselişi bu durumun göstergelerinden biridir. Çin’in bir Asya Yatırım ve Kalkınma Bankası kurma girişimi de). Bireysel ve toplumsal refah, insani gelişmişlik ve nihayet uluslararası kabul gören değerler sistemi de, biraz gecikmeli ama kaçınılmaz olarak bu gelişmelere ayak uyduracaktır.

Rakamlarla Çin ve asya’nın yükselişi

  • 2002 yılında içinde en az bir Asya ülkesinin yer aldığı ticaret anlaşmalarının sayısı sadece 70 idi. Geçen yıl bu sayı 257 oldu.
  • 2000’li yıllarda TPP ülkelerinin Çin ile ticaretinin payı %8’den (2000) %17,5’a yükseldi.
  • Aynı dönemde AB’nin payı AB’nin payı 14,5 den 10’a; ABD’nin payı %21’den 10’a geriledi.
  • Yine 2010-12 döneminde bu ülkelerin Çin’le ticaretleri yılda ortalama %18,5, aralarındaki ticaret ise %16,9 artarken, AB ile %9, ABD ile %12,5 arttı.
  • Asya’da bölge içi değer zincirleri hızla güçlendi. Bu ülkelerin ara malı ihracatlarının üçte ikisi bölge ülkelerine yönelik (2014). Aynı yıl AB ve ABD’nin payı %10’ar oldu. Oysa daha 2000 yılında bile AB’nin %14, ABD’nin ise %19 idi. Yani Asya ülkelerinin değer zincirlerine kattıkları (katma) değer hızla artmakta.

Yani, çok yakında Asya dünyanın en hızlı büyüyen tüketim pazarı olacak ve hem de bu malların büyük bölümü bölgede üretilecek.

Türkiye global ticaret sahnesinin neresinde? 90 milyon ton, 155 milyon dolar. 10 yıl sonra kime, ne satacağız?

  1. BATI KORKMAKTA HAKSIZ DEĞİL: BU CANAVARI BİZ YARATTIK!

“Batı” işte bu gelişmeden ürkmüştür; giderek de daha fazla korkmaktadır. Çünkü, iki yüz yıldır devam eden “kural koyan” pozisyonu tehlikeye girmektedir. AB ve ABD’nin dünya ekonomisini domine ettikleri ya da dünya ticaret sisteminin kurallarını dikte ettikleri günlerin sonu –hem de hızla- yaklaşmaktadır.

Bu canavarı(!) batı yaratmıştır. Sonra da onu yenecek araçları bulma arayışına girmiştir ve ekonomi alanında bulduğu araçlardan en önemlisi TTIP olmuştur.

TTIP’in amacı, iki tarafı, yani Atlantiğin iki yakasını birbirleri için, iş yapma bakımından daha cazip hale getirmektir. Niye Çin’i yükseltiyoruz ki demişlerdir. Birbirimizle daha çok ticaret yapmamızı, birbirimize karşılıklı daha çok yatırım yapmamızı engelleyen ne varsa (gümrük vergisi, kota, yasak, farklı teknik standart, farklı idari kurallar, farklı hukuki uygulamalar, her neyse) onları ortadan kaldıralım düşüncesinin yansımasıdır TTIP.

TTIP, aynı zamanda önümüzdeki 50 yıl için, ticaret aleminde kuralları belirleme şansı demektir.

  1. Bir soru sorayım: Ticaret gerçekten bu derece önemli bir rol oynuyor mu uluslararası düzende? “BATI” nın doğuşu.

EVET. Transatlantik ticareti, (hem de beş asırdır) Avrupa’nın ve daha sonra da ABD’nin yükselişini sağlayan temel faktördür ve bugün halâ dünyamızı biçimlendirmeyi sürdürmektedir.

  • Daha 1500 – 1800 yılları arasında Avrupa’yı başlıca global ekonomik aktör haline getiren ve bu bölgeyi Avrupa’nın doğusundan ve Asya’dan daha zengin olarak 19ncu yüzyılın kapısına getiren Atlantik Okyanusu üzerinden gerçekleşen ticarettir.
  • Bu sayede Avrupa’nın Atlantik ülkeleri (İngiltere, İspanya, Portekiz, Hollanda ve Fransa) dönemin global güçleri haline gelmiştir.
  • Eğer devasa okyanus ötesi pazarlara giriş imkanı olmasaydı İngiltere’de başlayan “sanayi devrimi” de mümkün olamazdı.
  • ATLANTİK TİCARETİ SADECE GENİŞ PAZARLAR YARATMAKLA KALMADI. KARŞILIKLI MENFAATLERİ GÜÇLENDİRDİ VE KAPİTALİST SİSTEMİN GELİŞMESİ İÇİN GEREKEN KURUMLARIN YARATILMASINA DA ZEMİN HAZIRLADI.

19’uncu yüzyılın sonlarında ABD de Avrupa’nın global güçlerine katıldı ve dengeler yeniden kuruldu. Bu ülkeler grubu, dünyanın “teknolojik olarak gelişmiş ülkeler” grubu haline geldi.

  • EKONOMİK VE TEKNOLOJİK GÜCÜ, ULUSLARARASI İLİŞKİLERİ ETKİLEME KAPASİTESİ VE SAHİPLENDİĞİ DEĞERLERLE “BATI” OLARAK ADLANDIRDIĞIMIZ ŞEY  İŞTE BU ŞEKİLDE ORTAYA ÇIKTI.

Aslında 19’uncu yy ortalarından I. Dünya Savaşı’na kadar olan bu dönemi “Birinci Globalizasyon Dönemi olarak adlandırabiliriz. Sonra peş peşe gelen dünya savaşları ile ticaret düzeyi düştü. II Dünya Savaşı sonrasında Batı yeni kurumlarla (IMF; Dünya Bankası, GATT, Dünya Ticaret Örgütü) yeni bir büyüme ve güçlenme dönemi yaşadı, ticaret tekrar artmaya başladı. Yine de 1980 yılına gelindiğinde, milli gelire oranı cinsinden ticaret seviyesi 1913’teki seviyesini ancak yakalayabilmişti.

Daha sonra hiper globalizasyon dönemine girdik, ticaret milli gelirlerden daha hızlı artmaya başladı ve bugüne geldik.

SONUÇ: BATI, “BATI” OLMASINI TİCARETE, ÖZELLİKLE DE TRANSATLANTİK TİCARETE BORÇLUDUR. Ya da şöyle söyleyeyim: BATI’YI BATI YAPAN TRANSATLANTİK İLİŞKİLERDİR.

Teknoloji ve ticaret alanındaki değişime baktık. Son olarak üretim alanındaki değişime bir göz atalım. Bakalım orada neler olmuş? Üretim çok önemli, olmazsa olmaz. Elinizde değiş tokuş yapacak mal yoksa neyin ticaretini yapacaksınız ki?

Türkiye “Batı”nın neresinde? Siyasi ilişkiler, batı’nın kurumları, yatırım (tasarruf yetersizliğimizin çaresi Batı). %10 tasarruf oranıyla 800 milyar dolarlık, 11.000 pp dolarlık ülke olamayız.

3 – ÜRETİM USULLERİ DE DEĞİŞTİ: FABRİKA ÜRETİM MODELİNDEN DEĞER ZİNCİRLERİ MODELİNE GEÇİLDİ

Fabrika üretim modeli

Eskiden işler kolaydı. Her ülke bir ya da daha fazla malı kendi ülkesinde, kendi işçileriyle üretir ve diğer ülkelere satardı. Mallar gümrüklerden geçerek diğer ülkelere ulaştırılırdı. Nakliye araçları mallarla beraber seyahat eder, para da alınan malın karşılığı olarak üretici ülkeye gönderilirdi. O dönemin ticaret anlaşmaları da bu akımları düzenleyecek şekilde yapılırdı. [Mesela, Katma Protokol].

Üretim Zincirleri

Değişim hükmünü sürdürdü ve kısa sürede, malın belli parçalarının o işi en iyi yapan ülkelerde üretilip birleştirilerek nihai ürün haline getirildiği” üretim zinciri” dönemi başladı. Türkiye bu dönemi iyi değerlendirdi. GB sayesinde Avrupa üretim zincirlerinin parçası haline geldi. [Tablo 1’e bakın 1990’larda Türkiye nasıl üretimde ilk 15 ülke arasına girmiştir] Dönemin ticaret anlaşmaları da bu yeni duruma uygun hale getirildi (GB, klasik STA’lar).  Orijin kümülasyonu, ortak rekabet kuralları, mülkiyet hakları, sosyal damping gibi kavramla, bir dönem öncesinin klasik ticaret anlaşmalarına dahil edildi.

Değer Zincirleri

Üretim zinciri dönemi kısa sürdü. Bugün artık yeni yapıya değer zinciri deniyor. Şöyle bir şey değer zinciri: ABD’de Kaliforniya’da iki genç insan bir fikir buluyorlar; bu fikir örneğin Hint-Japon-ABD sermaye şirketinin başlangıç desteği ile Finlandiya’daki bir teknopark’ta ticari ürün haline getiriliyor. Ara mallar Tayvan’dan alınıyor; üretim Çin’de yapılıyor. Pazarlama ve reklam işleri bir Fransız firması tarafından yapılıyor; hukuki konular İngiliz kökenli, Singapur’da kayıtlı bir firma tarafından takip ediliyor. Satış sonrası hizmetleri bir Alman firmasının Eskişehir ve Bumbai’deki call center’leriden veriliyor. Nihai ürünü hepimiz tüketiyoruz. Eski nesil ticaret anlaşmaları bu modelin ihtiyaçlarına kâfi gelmemeye başladı. Yeni nesil ticaret anlaşmaları kavramı ortaya çıktı. TTIP de bunların ilk örneği.

Türkiye global üretim zincirlerinin neresinde?

Şekil 2 – Global Değer Zinciri Haritası

Biz bu haritanın neresindeyiz?Haluk Nuray Grafik 3

“Gerçekle yaralanmak, yalanla oyalanmaktan evlâdır”.

(Khalid Hosseini)

Haritadan benim çıkardığım sonuç şu: Yerimiz iyi değil. Türkiye dörde bölünmüş haritanın sol alt kutucuğunda yer alıyor. Yani yeni sistemden en az yararlananlar arasında. Bir de ürettiğimiz malların katma değeri ve sofistikasyon seviyesi düşük.

Basit olması için bütün ülkeleri haritaya yerleştirmedim zaten muradım da tek tek ülkeleri karşılaştırıp bir sonuç çıkartmak değil ama merak edenler için söyleyeyim, haritada bizden daha kötü durumda iki AB ülkesi var GKRY ve Yunanistan.

Aslında muhtemelen bir çok ülke yerinden memnun değildir; daha iyi bir yere geçebilmek için çaba içindedir. Tabii, yerinden memnun olmamak başka, yerinin iyi olmaması başka. Neyse, oraya hiç girmeden, sadece söyleyip devam edelim. En iyi bölgelerde yer alanlar bile, yerlerini kaybetmemek için gayret gösteriyordur. Ama kolay değil; bir ülkenin yerini belirleyen o kadar çok faktör var ki. Bir kısmını sayayım:

Önce, yapısal kuvvetler ve sahip olduğunuz değerler var. Kısacası donanımınız diyelim. Donanımınızı teşkil eden unsurlar arasında, milli geliriniz, insan sermayeniz (eğitim), internet, fiziki sermaye, bilgi sermayesi, hukukun üstünlüğü, iyi yönetim gibi başlıklar yer alıyor.

Geleneksel ticari engeller ikinci ana başlık. Bunun alt başlıklarını dış ticaret, iş yapma ortamı, lojistik performansı, ürün piyasalarındaki düzenlemeler, girişimciliğin önündeki engeller (yine eğitim), yatırımın önündeki engeller, hizmet ticaretindeki kısıtlamalar olarak sıralayabiliriz.

Üçüncü ve son ana başlık geleneksel olmayan, yeni konular. Bu bölümde de yabancı sermaye kısıtlamaları, hizmetler sektöründeki yabancı sermaye kısıtlamaları, şirket yönetimindeki başarı, kredi imkanları, işgücü piyasasının verimliliği (kısmen de olsa eğitim), ARGE ve inovasyon ortamı, ARGE harcamaları, rekabet politikası alt başlıkları yer alıyor.

Başarılı olmak istiyorsanız tüm bu başlıklarda sürekli reform yani değişim yapmalısınız hem de doğru yönde ve birbiri ile uyumlu şekilde. Çünkü haritanın iki ekseni yani katılımınızı artırmak ve zincir içindeki yerinizi yükseltmek farklı farklı politika alanlarında reform gerektiriyor. Sonuç: Zor iş.

 

Türkiye’nin durumu: Global Köyün Neresindeyiz?

Hani dünya bir köy haline geldi deniyor ya. Eğer bu deyim gerçek olsaydı, bakın Türkiye köyün nesi olurdu? (2013 yılı rakamlarıyla) gelin bakalım:

200 haneli bir köy; her ev bir ülke.

Çin 92, ABD 20, Türkiye 5 (anne, baba + 3 çocuk) ile 17nci büyük ülke olurdu. Ama ordusu 7nci. Kendimizi korumayı seviyoruz demek ki.

En çok misafir alan 6ncı ülke olurduk.Muhtemelen şimdi çok daha yukarıdayızdır.

Ne üretip, ne satardık? 1200 ürün içinde patronu olduğumuz 17 ürün var. KÖTÜ HABER : Sofistikasyon düzeyimiz 923/1200. Yani köydeki ürünlerin %75’i bizim sergilediğimizden daha fazla bilgi ve beceri gerektiriyor.

17 ürünümüzün 92u tekstil, 5’i inşaat, fındık, buzdolabı, otobüs. Yani köyün terzi ve nalburu gibi duruyoruz. (Polonya 29/545 ; G. Kore 108, ABD 259)

GOOD NEWS : 1996’da 1 tek ürünümüz vardı (kazak)

IMF 91nci ekonomisiniz diyor, Harward ilk 10’dasınız. Neden ?

Orta Gelir Tuzağını Aşmak

Yukarıdaki başlıklara bakınca, Türkiye’nin diğer hedefleri ile bu haritadaki yerimiz arasındaki örtüşme açıkca görülüyor. 2023 yılı hedeflerine ulaşmak ya da yedi yıldır takılıp kaldığımız orta gelir tuzağından kurtulmak için almamız gereken tedbirlere bir bakın. Yukarıdaki liste ile neredeyse birebir örtüştüğünü göreceksiniz. Ekonomiyi sadece faiz – döviz kuru ekseninde değil, üretim – yenilikçilik (inovasyon) ekseninde değerlendiriyorsanız tabii ki. Son yedi yılda kişi başı milli gelirimizin 11 bin doları aşıp 25 bin dolara doğru ilerlemesini engelleyen neyse haritadaki yerimizi belirleyen de odur.

SONUÇ: Neden bir an önce GB’yi yenileyip geliştirmek ya da mümkün olursa TTIP  içinde yer almak çabasındayız?

Bir özlü söz daha.

“Başlangıcı kaçırırsan sonu asla yakalayamazsın.”

(OSHO)

Her on yılda bir kendini yenileyemeyen devlet de firma da zemin kaybetmeye, geri gitmeye, en iyi ihtimalle yerinde saymaya mahkum olacaktır.

GB’nin yenilenmesi, TTIP’e girmek..işte bu değişimi tetikleyecekleri için çok önemlidir. Fırsat penceresi önünüze açılınca kaçırmamak gerekir.

Son bir özlü söz daha:

Önemli olan doğru soruyu sormak. Soru bir kez ortaya atıldı mı nasılsa bir cevap veren bulunur.

Son olarak da şunu söyleyip, daha doğrusu şu soruyu sorup bitireyim: TTIP’in içinde olmak mı zor, dışında kalmak mı sorusu da çok önemli ama o da ayrı bir toplantı konusu. İnşallah gelecek sefere.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Bu haber 132 defa okundu