11 Aralık 2017 Pazartesi
468x90 reklamlar alanı kodu
Anne ve yavrusu!(Efsanevi kahramanlar)
Anne ve yavrusu!(Efsanevi kahramanlar)

 Azerbaycan’ın Ulu önderi Haydar Aliyev : ” Azerbaycan halkına yönelik Hocalı soykırımı kendi akıl almaz gaddarlığı ve insanlık dışı ceza yöntemleri ile beşer tarihinde bir vahşet aktıdır. Bu soykırım, aynı zamanda, tüm insanlığa karşı tarihi bir cinayettir” .

1992 yılı Şubat ayının 25’nı  26-sına bağlayan  gece işlenmiş dünya kamuoyunun vahşetlerini olgular, delillerle ispatladığı, yaraları kan hafızası olarak yüzyıllar boyu unutulmayacak Azerbaycan halkının milli soykırım hadisesi üzerinden  25 yıl geçti. Bu günler 100 yılın bir karinesi kadar bir tarih bölümü önce gerçekleşen Hocalı Soykırımının yıl dönümü, Anma günüdür.

Bilmiyorum bu yazımda işgalci Ermenistan’ın iç yüzünü ortaya koyacak–O gecenin ceset tepeciklerinden söz edeyim mi? Tepecik ölüler üzerinde işlenen insanlık dışı tecavüzlerden mi bahs edeyim?! Ya da  bebeklerin, yaşlıların, kadınların akıl almaz hakaretlerle ketle getirilmesinden, sıcak evinden göçe düşenleri karlı  o günde don vurmasından mı konuşayım?!

Elbette her ne kadar bu vehşetlerin konuşdukca-konuşulması,yazıldıkca yazılması için fazla tarihi arşiv belgeleri mevcuttur yine Hocalı Milli Soykırımı yaşanmışlığı ile anlatılmaz. Çünki Hocalı  bir vahşet haykıran masal! Hocalı sağalmayan, kanı dayanmayan bir yara! Hocalı  hukuksuzluğun bir  şekli. Nihayet Hocalı Uluslararası suç olarak kabul edilse de 25 yıl boyunca suçluları cezasız kalmış bir soykrım tarihi!  

Azerbaycan Milli Bilimler Akademisi İnsan Hakları Enstitüsü Uzman Konseyi tarafından kabul edilmiş “Hocalı faciası uluslararası suç olarak – Ermenistan Cumhuriyeti’nin Azerbaycan halkına karşı amaçlı politikasının bir parçasıdır” adlı belgenin varlığı ve bu belgenin BM İnsan Hakları Yüksek Komiserliği, Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi, Avrupa Konseyi İnsan Hakları Genel Direktörlüğü, AGİT Parlamenter Asamblesi, AGİT Demokratik Kurumlar ve İnsan Hakları Bürosu gibi uluslararası kurumlara, insan hakları için ulusal ve uluslararsı kuruluşlara, ayrıca Türkiye, Gürcistan, Rusya ve diğer ülkelerin parlamentolarına gönderilmesi Hocalı olayının çağdaşı olduğumuz XX yüzyılın bir milletin, bir dinin, bir dilin sivil toplumuna karşı diğer bir millet, din, dil grubunun işlediği en korkunç soykırımın olduğunu tastik eder.

Hocalı

Lakin bu vahşeti göz önünde canlandırmak, o gecenin ağrısını acısını rüya gibi yaşamak,    onu hatta filmde, oyunda izlemek normal bireyin bilincine zor gelir. Acaba insanların kafalarını vücutlarından ayıranlar, mazlumların derilerini soyanlar, gözlerini oyup çıkaranlar, dün komşuları olanları kıtır kıtır doğrayanlar ve nice akla gelmez, dile getirilmez dehşetleri yapanlar insan mıydı ?!

Bu açıdan ben Hocalı tarihinin bir izi gibi mükayisede hafif nikbin ruhlu bir olaydan  – sağ kalmış, kurtula bilmiş efsanevi kahramanlar -Annne ve Yavrusundan söz açacağım: bir şehit ailesinin Hocalı şahidliğinden bahsedeceğim.

 Böylece ben Hocalı’da  gerçekleri yaşayan bir belgesel hikayeyi sizlere sunuyorum.

— Gecenin bir alemi idi.  Sekseke içerisinde uyuyurdu Ulu Vatanın bir  sıcak eli.Kimisi rüyasında hoş sabahlar görüyordu, kimisi rüyasında vahşetler yaşıyordu … Kimisi şehidini-makamını  anardı, kimisi şehit yadigarinin talihli günlerini diliyordu Yaratana …
Birden köy köpeklerinin boğultulu sesleri işitildi.Birden köyün erkekleri kadınların, çocukların, yaşlıların, hastaların yardımına dışarı atıldılar.
Birden çevre kuşatıldı. Hepsi alelacele kaçıp evlerinin zirzemilerinde gizlendiler.Bir gün, bir gece düşman baskınından korunmak için nefeslerini içlerine çekip dözdüler.Akşam kaş karalınca yaklaşık 300 kişilik bir büyük insan kitlesi gözleri yurt-yuvalarında, fikirleri ata ruhlarının uyuduğu mezarlıkta, kulakları arkalarınca yazık- zavallı seslenen hayvanlarında, sivri-keskin adımlarla doğma el-obalarından uzaklaştılar …
İlk planları kentin postasına gidip merkezi bilgilendirmek idi. Fakat bu plan boşa çıktı. Merkez onlara cevap vermedi. Başka çareleri kalmadı. Sıkıntı içinde, aç susuz ormana  dağıldılar. Dört gün canında derin bir soğukluk gizlenen ormanlara sığındılar.Şahtalı ormanlar Vatan adlı sıcak ocak oldu onlar için. Ama Şubat ayı gibi kışın oğlan çağında, küçük Çilenin dolaşımında vatan ormanlar onları balta gibi keserdi.Burda yerine gelir; “Allah korusun!” Misali…
Tonkal da Kindle olmuyordu. Işığı güden canavarlara benzeyen düşman hemen saldırıp ışığı ateşe tutuyordu. Ormanda soğuktan çeşmeler donmuş, buz bağlamıştı. Adamların kendileri ile getire bildikleri azıkları da tükenmişti. Yorgun, masum insanların susuzluktan dudakları kurumuştu.Ciğerleri yanıyordu.
Erkeklerin imtihana çekilme günüydü. Kadınların tahammülünün denenen sırası idi. Uşakların, bebeklerin açlıktan kırılan vaktiydi …
Kimi ise kar yemeği düşündü.Kiminin ise aklına geldi ki, belki bu kar içinin yangınını söndürür. Herkes ona katıldı. Çocuk, büyük, hasta, sağlıklı … Herkes karla kidalandı. Önce hiçbir şey fark etmediler … Sonra dudakları, daha sonra ciğerleri patlak-patlak olmaya başladı …
Dözürdüler. 4 gün 40 yıl idi sanki. Yetişemiyorlardı konut başına. Hangi cığıra düşürdülerse. Hangi yolla gitseler de düşmanla karşılaştılar. Düşmansa düşmandı. Şikatı ile adeta oyun oynuyordu. Eline fırsat düşmüşken onu dağa taşa düşürmekten zevk alıyordu.
Artık kardan da doymuşlardı. Artık kar da onların susuzluğunu geçirmiyordu. Birden bir annenin beline bağladığı 9 aylık bebeği ağlamaya başladı. Yorulmuş, bitkin anne bebeğinin isteğini bildiği için utanarak onu göğsüne bastırdı.Açlıktan son nefesini toplayıp nereden ağlayan  bebek almışlardı diye ağladı.Sakit-şeriket hava, sesini içine çekip susan çevre, dertli-dertli nereye gittiklerini bile bilmeyen adamlar körpenin sesinden önce tiksindiler, sonra rahatsız oldular.Daha sonra korkmaya başladılar.
“İndice düşman haber tutacak, bulacaklar bizi”, – diyib yemek -ana sütü isteyen bebeği susturmaya çalıştılar. Bebek kirimirdi.O zaman kim ise sert karar verdi:
Hocalı 3Kesilsin bebeğin sesi! -Boğulsun Bebek! …

Anne ağlıyordu. Elbette Annne anlıyordu bu haklı hükmün ağırlığını.Yakalanabilirlerdi.Bir Çağanın badına 300 sivil bada giderdi. Sonra neler, neler bekliyordu bu 300 esir vatandaşı.Yok! O buna yol veremezdi. Yağı düşmanın keddarlığından biliyordu.

Peki evlat katili olmak nasıl? .. Bunu nasıl, anne bunu başarabilir miydi ?! Başarmazdı ve hiç başaramadı da … Bir öğüt, on uyarı, yüz “hüküm”. Anne belki bebeğine ömür kazanmak için dakikaları birbirine katabilmek istedi. En kısa olabildiğince kiritmeye çalıştı yavrusunu. Sütmü kalırdı Dört gecenin orman hayatında? Sütmü kalırdı açlıktan heyden düşmüş annenin göğüslerinde ? Kirimedi bebek.  Anne belki yine zaman kazanmak istedi, ya kesin kararı şu oldu: “Gülleleyin beni! Aileme deyin ki, kendisi yavrusuna göre böyle yaptı! “. Kararı redd edildi: Bebek boğulmalıdır.

Anne o an Allah’la konuştu, ya bebek varlığın yaklaşan ruhuyla, bilen olmadı. Ama emri, hükmü yerine getirdi.Elini masum kız bebeğin hırdaca dudaklarına koydu.Körpe anlamadı,  yaradanlarını-Allah’ı ve Annesini. Çırpındı.Sonra dinmezce gözlerini yumdu. Kimse anneden aldı, sakinleşmiş bebeğin başını göğsüne sıkıp “öldü” haberini geçirdi…

Anne ölmüş bebeğini yeniden şele gibi omzuna aldı.Ölen yavrusunun ağırlığı ne idi ki, dağlar boyda ana suçu karşısında? .. Biraz gitmişlerdi ki, Anneye çoğu sırtındaki  cansız yavrusunu da çok gördü. Kınadılar, tavsiye eylediler: “neyi taşıyorsun daha? Bir kolun dibine koy, basdır bir ağacın dibinde”.

Anne duymuyordu. Anne kendi ebedi suçu ileydi.O günah o kadar ağırdı ki, bir de bu Allahsızlığı, imansızlığı üzerine alamadı. Nefesi titredi.Kahır boğdu onu.İçinde konuştu, ahı o Çiynimdeki Yavrusu Salatındı. Bu adı ona şehit baba ve şehidimiz Salatın Esgerova ruhuna saygı olarak vermişti … “Nasıl atım onların hatırasını düşmanın ayağı altına ?!”

Dinmezce yavrusu gibi ölü sessizliği ile kitlenin içinde görünmez oldu. Masallardaki gibi gittiler, gittiler. Birden beklenen oldu. Bir de başlarını kaldırıp gördüler ki, düşman kesip karşılarını.Hangı tarafa kaçsaydılar? .. Düşman her taraftan onları çembere almıştı. 300 kişilik toplum esir götürüldü. Onları karanlık, bataklığa benzeyen bir bodruma saldılar. Ayakları karda buzda yürümekten donmuş kişiler şimdi de esirliğin zindan ağırlığını yaşamaya başladılar.Sadece  don vuran bedenleri değil, iç duyguları, vatan muhabbetleri onları göynedib ağridirdi.

Bu ağrı-acının içindeyken bir kadının sevinçli sesi herkesi kendine çekti. “Ay kız, çocuk yaşıyor”. Bu belirti idi. Bu Tanrıdan işaret idi. Bu müjde idi. Demek ki Yaradan kudretini gösteriyordu kulu. Zavallı kulu, hem de eks kutupta duran gaddar, zalim kulu. Sanki tanrı “bakın siz yok ettiniz benim yaratdığımı. Onun sahibi benim. Allah’ın elindedir hüküm-ferman. Ben ona ömür, kader, kısmet yazmışım. Bunu ondan hiç bir güç alamaz! Ne düşman ne ana “, diye sesleniyordu.

Anne bebeğe baktı. Nefesini yokladı. Rengi kapkara olmuş bebek varlık doğrudan nefes alıyordu.Ana şimdi dünyanın bir taraftan esir bedbahtı idiyse, bir yandan da yavrusuna kavuşmuş mutlu insanıydı.

Bir süre sonra onun sevinci Toplumun sevincine karıştı. Onları değiştiler.Düşman kendisinin kötü adamlarını alıp, onları iade etti. Ama yine düşman hisletini gösterip 12 sivili tutmayı başardı. Bu sonuç 300 kişilik bir büyük toplumun kader-kısmet yazısı idi.

Bu 300 kişilik toplumdan başka tüm Hocalılar bir sonraki(növbeti) Ermeni vahşetinin kurbanı oldu. İnsanlığa sığmayan vahşetle katl edildi. Dünya Nagasaki, Hiroşima dehşetini yaşadı o gün. Beşer, – ırkından, dininden bağımsız olarak bütün dünya halkları lanetler okudu millet denilen canilere, katillere.
Kitap Hocalı

        Tarihe bir kanlı salname de ek olundu.Geçmiş Sovyetler Birliği’nin Bağımsız Azerbaycan Cumhuriyeti’nde 1992 yılının Şubat ayının 25-den 26-sına bağlayan gece Ermenistan savaşçıları Rus Ordusu’nun yardımıyla ulusal soykırım yaptılar. Bu kanlı facianın sonucunda 63’ü çocuk, 106’sı kadın, 70’i yaşlı ve karı olmak üzere 613 Hocalı sakini katledildi, 8 aile tamamen yok edildi. Düşman güllesinden 76-sı çocuk, 487 kişi yaralandı. 1275 kişi esir götürülüdü. Rehin götürülenlerden 150 kadarının da dahil olmak üzere 68 kadın ve 26 çocuğun kaderi bu güne kadar bilinmemektedir.

… Kayıdak Anne ve Yavruya. Anne ve Tanrı’nın mucizesi ile sağ kalan bebek kızcağız 3 ay hastanede ciddi doktor kontrolünde kaldı. Annenın donmuş parmakları döne döne kesilir, yavrunun zarar almış beyni mümkün imkanlarla tedavi ediliyordu.

Belki de yüzyıllar geçecek, bu olmuş, yaşanmış olay masal, destan gibi dillerde dolaşacak.Biz ise bu gelecekten uzaktayız.O zamana dediğimiz gibi 100 yıllar kalmıştır.

Biz şu anda o masalın, o acı destanın katılımcılarının yakınlarıyız. Onların çağdaşları.Demek ki onları ziyaret borcumuzdur ve ben böylece, elim ulaşan, gücüm yeten adamlardan soralım onları – bu yazının ve Hocalı faciasının Efsanevi kahramanları Anne ve Yavrusunu buldum.

Elbette ki, ilk olarak Yavrusunu buldum. Salatını  buldum.

… Ve  yağmur yağıyordu. Tüm şehri dolaşıb bir saate yakın adreslerini belirledim. Tam isteksiz kaşılandım. Sonra bana isnişdiler.Bayakdan Annesi ve ablası ile sohbetimi kenardan izleyen Salatın yanımıza gelip otururken yüzüne, gözlerine baktım ve kalbim sığıldadı. Hee yanlış etmiyorum. Onun -yavrusunun gözleri o meşum gün, Annenin insanları kurtarmak için onu boğduğu dakikalarda beyin sıkıntısından, korkunç sarsıntıdan  travma almış. Başka türlü olamazdı. 9 aylık masum varlık hala hayatta da kalmazdı saf ve sağlam kanı olmasaydı. Kahraman Salatının kahraman Annesi Müşginaz hanm benim fikrimi doğruluyor ve “Şükürler olsun.Hele bu iyi durumudur” diyor.
Öğreniyorum ki, Salatına hayat kadar değerli dünya nimetini ona armağan eden loğman Azerbaycan’ın ve ayrıca dünya oftomlogiya biliminin en nüfuzlu doktorlarından biri Paşa Kelbinur olmuştur.anne
Bu iki efsanevi kahramanın yakınında olduğum 1 saat içinde her ikisinin Vatan adlı kutsal varlık için canlarından geçmeye  hazır olduklarını hiss  ediyorum.
Salatına  kendini bir anlık koy Annenin yerine.  Yavrunun hayatına halkın kurtuluşu için son vererdinmi-sorusunu veriyorum.
Kahırlanır “yok, başka yol düşünüyordum!” diyor.  Müşkinaz hanım sesini içine çekip mahkeme önündeki bir suçlu gibi dinmezce kızını dinliyor.Bir soru da için için ağlayan anneye veriyorum: “Bu hadiseyi ilk kez Salatına kim anlattı?” … Hocalı soykırımının canlı şahidi, canından aziz evladını halkının düşman eline geçmemesi adına elleriyle boğmuş kahraman Anne anıların yanan ateşine yana yana – hıçkıra hıçkıra yokk, ben beceremezdim … Annem konuşup! ..- diyor.

Şu an Salatın gülümsüyor.Onu anlayamıyorum. Bu sırrı duyup bildiğine göre mi, yoksa  Annesinin kahramanlığından gurur duyduğu için mi gülümsüyor, bilmiyorum.

Şu anlamı meçhul gülüşün izi ile gidip onun gelecek arzuları ile meraklanıyorum. Arzuları nedir Allah’ın sevdiği bu kahraman Hocalılının, soruyorum. Cevap veriyor, hem de yürekten: “En büyük arzum Anavatanımızın özgür olmasıdır. Babam Yelmar Ahmedov o topraklar uğruna şehit oldu. Annem beni kurban verdi. Ben şimdi ikinci hayatımı yaşıyorum. Annem beni- Yavrusunu ona göre boğup ki, 300 vatandaşımız yok edilmesin. Ben hem şehidiyim, hem de gazisiyim topraklarımızın. Böylece, Ana vatanimin, 100-lerle hemvatanimiz şehit, kayıp, gazi olduğu Karabağ’ın azad edilmesi, özgür olması hayatımın en büyük anlamıdır. Sonra da yüksek okula giriş edip, vatanime layık uzman olmak istiyorum “.

Amma söylemese de onun bir arzusu, ağrıyan, sakat, zayıf gören gözlerinde parıldıyor.Anne kahraman onun sükûtunun konuştuklarını devam ediyor: isterdik ki, gün gelsin, ömür yetsin üçümüzün yerine Salatının babasına Hocalı’da anıt dikilsin.Sadece Hocalı’da. O o topraklarda şehit oldu. Biz bugün ne çetinliğimiz, ne acımız olur onun ruhu ile dertleşiyor.

Konuştukça esinlenerek Anne kahraman büyük kızının düğününden da hevesle konuşuyor. Ama bu tüm toprak kaybeden ailelerimiz gibi Müşginaz hanım da sevinçten konuşan yerdeduygulanıp ağlıyor. Az kalsın ağı diyordu. Vay çekiyor..Topraklarını, kendi el-obasını haraylayır.  Bire bir yağıda kalan topraklarda olmuş düğünlerden, bayramlardan yangıyla konuşuyordu. Gah seviniyor, kah yeniden derde bürünüyordu. “Vüsale kızım düğününde babası için o kadar ağladı ki … Şehit Babam, neredesin, derken yüreğime gülle değdi … Ben onun baba özleminin hiç böyle büyük olduğunu bilmemişim”.  Salatın odadan kaçıyor …

Onlarla 1 saatlik tanışma ve sohbet Hocalı yaramı öyle kopardı ki, yüreğimi boşaltmak için Şehitler hiyabanımızdan başka yer bulamıyorum. Efsanevi kahramanlar-Anne ve Yavru ile görüşümü bitirip bir baş Şehitler  Hiyabanına geliyorum.Teskinlik için en yüksek mekan-Şehitler HiyabanımızaBrüksel Hocalı 9a

Burası eski-yeni pek çok şehitlerimizin uyuduğu bir vatan mezarlığıdır. Burada 1918 yılında Azerbaycan’ın başkenti Bakü uğruna savaşlarda şehit olan Azerbaycanlı ve Türk askerler, 1990 Kanlı 20 yanvar¬ faciası şehitleri ve aynı zamanda Karabağ Savaşı sırasında şehit olan Şehitler ne az, ne azacık- 15 000-ne yakın şehit gömülmüştür .

Şehitlik Hiyabanı bizim Soykırım şahidimiz. Bizim dünyaya işgal edilen topraklarımızın, taptalanan insan hakkımızın canlı Şahit-Tanık kanıtıdır !.

Bakü’de Şehitlik gibi ovunmayan derdimize ortak bir Anıt da vardır. Hocalı Şehitlerimizin ruhuna dikilmiş abide.Her yıl binlerce vatandaşımız 1992 yılı Şubat soykurumu olayında hayatlarını kaybetmiş vatandaşlarımızı anmak için Hocalı abidesini ziyaret ediyorlar.

Şunu da belirtelim ki, Hocalı Soykırımı kurbanlarına “Bir millet iki devlet” kardeş Türkiye’de – Ankara’da, İzmir’de, Denizli’de, İzmit’te ve ayrıca dünyanın çeşitli ülkelerinde Avrupa’da  Hollanda’da, Almanya’da, Bosna Hersek’te, Meksika’da Anıtlar dikmekle anıları korunmaktadır.

Bütün bunlar dünya halklarının beşerin Azerbaycan halkının Karabağ’da, kutsal toprağın ayrı ayrı bölgelerinde işlenmiş facialara, o sırada Hocalı’da yaşanan vahşetler dolu Soykırım olayına duyarsız olmadığını teyit etmektedir. Fakat elbette ki, bu yapılanların ebedi sahipleri ve tüm Azerbaycan halkı Milli Soykırım işleyen katillerin cezalarını bekliyor. Dünya siyasileri ise halen bu on yıllar boyu düşünülmüş, gerçekleştirilmiş Ermenilerin Türk soykırımının nöbeti vahşet planı Hocalı olayı ile ilgili kendi kararlarını vermemişlerdir.

Bakmayarak ki, BM Genel Kurulu tarafından 260 A (III) sayılı kararı ile kabul edilmiş 9 Aralık 1948 tarihli “Soykırım suçunun önlenmesi ve ona göre cezalar” Sözleşmesi; Nürnberg Askeri Mahkeme Tüzüğü; Uluslararası Ceza Mahkemesi Yugoslavya üzerine Nizamnamesi (madde4); Uluslararası Ceza Mahkemesi Ruanda üzerine Şartı (madde 1); Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin statüsünü (madde 6); Azerbaycan Cumhuriyeti Ceza Kanunu (madde 103); Azerbaycan Cumhurbaşkanının “Azerbaycanlıların soykırımı hakkında” 26 Mart 1998 tarihli kararnamesi o meşum gecenin Soykırım mahiyetini daha açık ve dolgun ifade etmektedir.

1993 yılında Ulu önder Haydar Aliyev’in girişimi ile 26 Şubat tarihi Hocalı soykırımı günü olarak kabul olundu. Heydər Aliyev’in 25 Şubat 1997 verdiği N 498 karar sonucunda, her yıl Şubat ayının 26-sı saat 17.00-da Azerbaycan Cumhuriyeti arazisinde Hocalı soykırımı kurbanlarının anısına saygı belirtisi olarak sessizlik dakikası ilan olunur. Haydar Aliyev Hocalı soykırımının onuncu yıldönümü ile ilgili Azerbaycan halkına 25 Şubat 2002 tarihli başvurusunda yazıyordu: Hocalı şehitlerinin ruhu karşısında bizim vatandaşlık ve insanlık borcumuzdur. Öte yandan, facianın asıl uluslararası hukuki-siyasi değer alması, onun ideologlarının, organizatörlerinin ve icraçılarının layıkıyla cezalandırılması bir bütün insanlığa yönelik bu acımasız eylemlerin gelecekte tekrarlanmaması için önemli şarttır.

Azerbaycan halkı Hocalı faciasını tarihinin en kanlı olayı gibi daima yad ediyor, vatandaşlarımız insana karşı şiddetin en bariz ifadesi Hocalı’ya Adalet sloganı ile daima kendi seslerini dünyaya çattırlar. Lakin beşeri vahşetleri belirten 26 Şubat Hocalı (Türk) soykırımına dünya devletlerinin genel ses vermemesi, facianın uluslararası düzeyde çözüm bulmaması Azerbaycan halkının milli ruhunu kesinlikle zedeleye bilmir ve biz inanıyoruz ki, hak-adalet er geç yerini bulur.

….Böylece gelir zaman, ulaşır ömür, Salatının, Müşkinaz hanım’ın da şahit olup yaşadıkları Hocalı Soykırımı yapanlar asıl cezalarını alırlar.

Hatire Guliyeva(Felsefe Bilimleri Doktoru /Azerbaycandan yazıyor
Brüksel Hocalı

 

 

 

 

 

 

 

Bu haber 114 defa okundu